Dersim’e dönüş, bir yolculuktan çok, yarım kalmış bir konuşmanın devamıydı.
İstanbul’dan Dersim’e doğru yola çıktığımda yanımda bir bavul, fotoğraf makinesi ve not defterinden fazlası vardı. Yol boyunca zihnimde taşıdığım bir hikâye ve o hikâyenin içinde sessizce yer alan biri de benimleydi.
Şehir geride kaldıkça yol değişti. Kalabalığın yerini vadiler, binaların yerini yamaçlar aldı. Camdan dışarı bakarken çocukluğumdan kalan görüntülerle ailemden duyduğum hikâyeler birbirine karışıyordu. Tanıdık bir yer adı, uzakta görünen bir köy ya da yolun kıvrımında beliren bir dağ, yıllardır içimde duran başka bir görüntüyü çağırıyordu.
Ben Dersimliyim. Bu nedenle bu yolculuk bir yere gitmekten çok, kendi toprağıma yeniden bakmaktı. İnsan kendi memleketine yıllar sonra başka biri olarak varıyor. Çocukken yanından geçip gittiği bir dağın, yıllar sonra söyleyecek başka şeyleri oluyor. Daha önce yalnızca bildiğin bir yer, zamanla anlamaya çalıştığın bir yere dönüşüyor.
Bu dönüşün içinde bir başkasının merakı da vardı.
Atalarının bu topraklarda yaşadığını bilen, Dersim’i özellikle dinlediği hikâyelerle tanıyan ve burayı kendi gözleriyle görmeyi merak eden biri…
Yol boyunca gördüğüm bazı yerlerde onu düşündüm. Bir köyün önünden geçerken, bir dağın yamacında dururken, içimden aynı soru geçti: Burayı görse ne hissederdi? Bunu ona anlatmadım.
Belki de bu yazı, o sessiz konuşmanın devamıdır.
Dersim’e yaklaştıkça coğrafya kendini daha güçlü hissettirdi. Vadiler derinleşti, yollar kıvrıldı, dağlar birbirine yaslandı. Burada doğa yalnızca seyredilen bir manzara değil; insanın hayatına, inancına ve hikâyelerine karışmış bir bütün.
Bir yer adı bir aile hikâyesine, bir yol eski bir anlatıya, bir su sesi çocukluktan kalan bir duyguya açılabiliyor.
Kendi memleketime dönerken tanıdığım şeylerin içinde bile yeni ayrıntılar buluyordum.
Belki insanın kendi toprağına dönüşü biraz da böyle bir şey.
Yıllardır bildiği yere, ilk kez görüyormuş gibi bakmak.
Yolculuk boyunca gördüğüm yerleri zihnimde ona da gösterdim. Bir fotoğraf çekerken onun da aynı görüntüye baktığını düşündüm. Bir yerin adını duyduğumda, dinlediği hikâyelerle bu manzaranın nasıl buluşacağını merak ettim.
Çünkü insanın bir yere duyduğu yakınlık, oraya ayak basmasıyla başlamıyor her zaman. Bazen bir aile anlatısından geçiyor. Bir babanın sesinden duyulan isimler, yıllarca tekrar edilen birkaç cümle ve hiç görülmemiş bir coğrafyaya karşı açıklanamayan bir merak, insanın içinde kendi geçmişine ait bir yere dönüşebiliyor.
Ben onun bu duygusunu bildiğim için, Dersim’e bu kez biraz da onun sorularıyla baktım.
Adını burada söylemeyeceğim.
Fakat okuduğunda, yol boyunca kimi düşündüğümü anlayacağını biliyorum.
Munzur’un kıyısında durduğumda bütün düşüncelerim bir süre sustu.
Suyun sesi vadinin sessizliğine karışıyordu. Uzun süre kıyıda kaldım. Bu suyun kaç kuşağın hayatından geçtiğini, kaç insanın ona bakarak düşündüğünü, kaç hikâyenin kıyısında anlatıldığını düşündüm.
Sonra yine onu hatırladım.
Bir gün burada durduğunda ne hissedeceğini merak ettim.
Belki bazı soruların cevabı ancak insan o toprağa bastığında ortaya çıkıyor.
O gün fotoğraf makinesini bir süre elimden bıraktım.
Suyun karşısında sessizce durdum.
Akşam olduğunda ateşin başında oturduk. Günün yorgunluğu üzerimizdeydi. Sohbetler yavaşladı, ateşin sesi belirginleşti. Alevlere bakarken gün içinde gördüğüm yerleri ve karşılaştığım insanları düşündüm.
Dersim’de insanın zihni de yol gibi ilerliyor. Bir görüntü başka bir görüntüyü, bir söz başka bir hatırayı çağırıyor. Fakat bütün bunların içinde en çok, bu toprakların insanda bıraktığı o tanıdık duyguyu hissettim.
Ait olduğun yere dönmenin, sandığından daha derin bir tarafı var.
Ertesi günlerde pirler ve analarla bir araya geldik. Onları dinledikçe, yol boyunca karşıma çıkan manzaraların ve ailemden duyduğum anlatıların başka bir katmanı açılmaya başladı. Konuşmalar ocaklara, Raa Haqi’ye, inanç pratiklerine ve Alevi toplumunun farklı deneyimlerine uzanıyordu.
Her anlatı, başka bir anlatıya bağlanıyordu.
Bir pirin sözü, bir ananın tanıklığı, bir ocak hakkında aktarılan bilgi… Hepsi, yıllar boyunca sözle taşınmış büyük bir birikimin parçalarıydı.
O an, yolda gördüğüm coğrafya ile dinlediğim sözlerin aslında birbirinden ayrı olmadığını daha iyi anladım. Dağların, vadilerin ve köylerin taşıdığı anlam; insanların inancı, yaşamı ve geçmişiyle birlikte şekillenmişti.
Bu nedenle dinlediklerimiz yalnızca geçmişi konuşmak değildi. Asıl mesele, bu sözlerin bundan sonra nasıl yaşayacağıydı.
Çalıştayın anlamı da burada ortaya çıkmaya başladı.
Alevi Ansiklopedisi’nin düzenlediği Pirler ve Analar Çalıştayı, farklı ocaklardan gelen pirleri ve anaları, araştırmacıları ve bu alanda emek veren insanları aynı zeminde buluşturdu. Fakat benim için çalıştayın kıymeti, salonda konuşulan başlıklardan önce, o sözlerin sahipleriyle karşılaşmakta ve onları kendi seslerinden dinlemekteydi.
Çünkü Aleviliğe ilişkin önemli bir bilgi alanı hâlâ insanların taşıdığı deneyimlerde, aile anlatılarında ve ocakların sürekliliğinde yaşıyor.
Bir pirin anlattığı bir cümlenin arkasında yılların deneyimi, bir ananın aktardığı hikâyenin içinde kuşakların tanıklığı bulunabiliyor.
Bunları kayda geçirmek, geçmişi bir arşive kapatmak anlamına gelmiyor.
Tam tersine, yaşayan sözü geleceğe ulaştırmanın bir yolunu açıyor.
Alevi Ansiklopedisi’nin çalışmasını değerli kılan da bu çaba. Farklı bölgelerde, ocaklarda ve topluluklarda bulunan bilgiyi bir araya getirirken yalnızca bir başvuru kaynağı oluşturmak değil; dağınık halde duran birikimin izini sürmek ve gelecek kuşakların bu mirasa kendi kaynaklarından ulaşabilmesini sağlamak.
Dersim’de bunu konuşmak ayrıca anlamlıydı.
Çünkü burada geçmiş, uzakta duran bir tarih gibi hissedilmiyor. Günlük hayatın içinde, insanların dilinde, inancında ve birbirlerine aktardıkları hikâyelerde yaşamaya devam ediyor.
Çalıştayın ardından geriye dönüp baktığımda, yolculuğun başından beri aradığım şeyin belki de bu olduğunu düşündüm: Bir toprağı yalnızca görmek değil, o toprağın taşıdığı sözü dinlemek.
Bu birkaç günün başka bir armağanı da karşılaştığım insanlardı.
Markus, Ozan, Hayal ve burada adını sayamadığım pek çok kişiyle kurduğumuz sohbetler, çalıştayın resmi sınırlarını aştı. Kimi konuşmalar uzadı, kimileri kısa kaldı; farklı düşünceler ortaya çıktı, ortak sorular çoğaldı.
İnsan bir buluşmadan yalnızca konuşulan konularla ayrılmıyor. Birlikte geçirilen zaman, kurulan dostluklar ve hiç beklemediğin bir anda başlayan sohbetler de yolculuğun parçası oluyor.
Dersim’den ayrılırken yanımda bunların hepsi vardı.
Dağlar geride kalıyor, yol yeniden uzuyordu. Fotoğraflarım, notlarım, yeni tanıştığım insanların sesleri ve birkaç gün boyunca zihnimde biriken düşünceler…
Bir de ona göstermek istediğim yerler.
Belki bir gün bu yolları birlikte geçeriz.
O zaman ben ona Dersim’i anlatmam.
uyduğu hikâyelerle karşısındaki toprak arasında kendi bağını kurar. Köyleri, vadileri, dağları ve Munzur’u kendi gözleriyle görür.
Belki ben yalnızca yanında yürürüm.
Çünkü bazı yerlere dair en doğru cümle, hiçbir şey söylememektir.
Dersim’den dönerken şunu düşündüm: İnsan memleketini yalnızca doğduğu yer olduğu için taşımıyor. Ona anlatılanlarla, özledikleriyle, kaybettikleriyle ve hiç görmediği halde kendisine ait hissettiği şeylerle de taşıyor.
Ben bu yolculukta kendi toprağıma yeniden baktım. Pirlerin ve anaların sözünü dinledim, yeni insanlarla tanıştım, Munzur’un kıyısında durdum.
Ve yol boyunca hiç yanımda olmayan birine, sessizce Dersim’i gösterdim.
Belki hikâyenin devamı başka bir yolda yazılır.
Belki yine Munzur’un kıyısında.
Belki bu kez hiçbir şey söylemeden.
Çünkü bazı yollar bir yere varmak için değil, insanın içinde yeniden başlayacak bir yolculuğun kapısını aralamak için uzanır.
