Bazı hikâyeler, anlatılmaya başladıkları anda başlamaz…
Bazen bir insanı ilk kez dinlediğinizde, henüz ne anlatacağını bilmeden, cümlelerinin arasına saklanmış başka bir hikâyenin varlığını hissedersiniz. Sözcüklerden çok ses tonundaki değişiklikler dikkatinizi çeker; bazı ayrıntıların üzerinde neden daha uzun durduğunu, geçmişten söz ederken yüzüne yerleşen o kısa ifadeyi fark edersiniz. Önce anlatılan hikâyeyi merak edersiniz, sonra farkına varmadan hikâyeyi anlatan insanı merak etmeye başlarsınız.
Zeynep’i dinlerken bende oluşan duygu tam olarak buydu.
İlk başta Hayko ve Şaşko’nun hikâyesini dinlediğimi düşünüyordum. Yaralı bir yavru, açılan bir kapı, başka bir kedinin eve gelişi ve zaman içinde birbirine bağlanan üç hayat vardı karşımda. Fakat Zeynep anlattıkça, anlatılanların gerisinde başka bir hikâyenin daha varlığını hissetmeye başladım. Çünkü insan kendisini her zaman doğrudan anlatmaz; bazen bir insanı anlamanın yolu, kendisi hakkında söylediklerinden çok, önem verdiği ayrıntılardan geçer. Neyi hatırladığı, neyi unutmadan taşıdığı, hangi olayın üzerinde durduğu ve bazı cümleleri kurarken sesinin nasıl değiştiği, uzun bir hayat hikâyesinden daha fazla şey söyleyebilir. Zeynep’in anlatısında da böyle bir taraf vardı.
Hayko’nun ne zaman geldiğini, nasıl yaralandığını, hangi kliniğe götürüldüğünü ve o gece nerede uyuduğunu hatırlıyordu. Şaşko’dan söz ederken onun küçük bedenini, şaşı bakışlarını, kendisine nasıl yaklaştığını ve eve gelişini ayrıntılarıyla anlatıyordu. Dışarıdan bakıldığında bunlar küçük ayrıntılar gibi görünebilirdi. Fakat Zeynep’in hafızasında hiçbirinin küçük bir karşılığı yoktu. Çünkü insan, değer verdiği şeylerin ayrıntılarını hatırlar ve bazen farkında olmadan kendi hikâyesini de o ayrıntıların içine bırakır.
Belki de beni asıl içine çeken buydu. Bir süre sonra artık yalnızca Hayko’nun başına gelenleri değil, Zeynep’in bütün bunların içinde nasıl bir yerde durduğunu merak etmeye başlamıştım. Bir yavruyu neden eve aldığı, onu neden geri bırakamadığı, Hayko yalnız kalmasın diye kendi hayatının düzenini nasıl değiştirdiği ve daha sonra Şaşko’yu neden hayatına dahil ettiği soruları, anlattığı hikâyenin görünmeyen tarafını oluşturmaya başlamıştı. Hikâyeyi dinledikçe kedilerin hayatından çok daha büyük bir şeyin anlatıldığını hissediyordum.
Hayko, 2024 yazının sonlarına doğru henüz üç aylık bir yavruydu. Annesi ve kardeşiyle birlikte bir iş yerinin çevresinde yaşıyor, Zeynep de hafta sonları onları besliyordu. Bir pazartesi günü geldiğinde annesi ve kardeşi ortada yoktu; Hayko ise orada kalmıştı. İnsanlardan kaçmıyor, binaya giriyor, koltuklara çıkıyor, insanların yanına sokuluyor ve kendisine ait olmayan bir yerde kendine bir hayat kurmaya çalışıyordu. Sonra gözü ağır biçimde yaralandı ve Zeynep onu veterinere götürdü. Durumun ciddi olduğunu öğrenince araştırdı ve Ataşehir’de hayvan gözleri konusunda uzmanlaşmış bir kliniğe ulaştı. Çekmeköy’den yola çıkıp saat dörtteki randevusuna yetişti. Yapılan incelemelerde gözün ciddi bir travma geçirdiği anlaşıldı. Hayko henüz çok küçüktü ve gözünde hâlâ bir miktar ışık algısı vardı. Bu nedenle ameliyat hemen yapılmadı; gözde sıvı ve kan birikmişti ve düzenli bakım ile takip gerekiyordu.
Zeynep onu o gece eve götürdü. Küçük bir odaya mama, su ve oyuncaklarını koydu. Hayko kısa sürede ortama alıştı; oynadı, uyudu, etrafı keşfetti ve sanki o evde daha önce de yaşamış gibi kendine bir yer buldu. Sabah olduğunda ise Zeynep onu yeniden dışarı bırakamadı. Belki hayatımızı değiştiren kararların çoğu tam da böyle veriliyor; uzun hesaplar yapmadan, geleceği düşünmeden, büyük cümleler kurmadan, yalnızca o anda başka türlü davranamadığımız için. Hayko böylece Zeynep’in hayatında kaldı ve zamanla büyürken yalnız kalmaya da alışamadı. Zeynep’in günlük yaşamı yavaş yavaş onun ihtiyaçlarına göre şekillendi; “Hayko evde tek, yalnız kalmasın, eve gidelim” düşüncesi zaman içinde bir karardan çıkıp hayatın doğal düzenine dönüştü.
Bir veteriner, Hayko’nun sosyal yapısını gözlemledikten sonra başka bir kediyle yaşamasının ona iyi gelebileceğini söylediğinde Şaşko’nun hikâyesi başladı. Zeynep bir süre sonra Sancaktepe’deki bir iş yerine gittiğinde çevrede ve depo tarafında kediler vardı. İçlerinden biri yanına geldi, bacaklarına sürtündü, ses çıkardı ve ilgisini istedi. Yaklaşık iki buçuk yaşında, küçük yapılı ve gözlerinde hafif bir şaşılık bulunan bu kedi daha önce bir kez doğum yapmış, ardından kısırlaştırılmıştı. Zeynep onu eve götürdüğünde Hayko’nun hayatına yeni bir arkadaş, kendi hayatına ise yeni bir sorumluluk dahil oldu. Kasım 2025’te Şaşko, Hayko’nun hayatına girdi ve iki kedinin aynı evde birbirlerine alışma süreci başladı.
İlk günlerde birbirlerini uzaktan izlediler; kokularını tanıdılar, birbirlerinin sınırlarını öğrendiler ve zamanla merak ağır bastı. Oyunlar, kovalamacalar ve aynı evin içinde geçirilen uzun saatler, aralarındaki mesafeyi yavaş yavaş ortadan kaldırdı. Hayko artık yalnız değildi. Fakat gözündeki sorun zamanla yeniden ağırlaştı, enfeksiyon ilerledi ve ameliyat gerekti. Zeynep bir hafta izin aldı; ilaçlarını verdi, pansumanını yaptı, koruyucu yakasını kontrol etti ve günlerini onun yanında geçirdi. Hayko’nun bir gözünü kaybetmesi, hikâyenin en belirgin ayrıntılarından biri hâline geldi. Zeynep de bu nedenle ona Hayko Cepkin’den esinlenerek Hayko adını vermişti. Fakat zamanla isimden daha güçlü olan bir cümle kaldı geriye: “Hayko’cum, senin bir gözün ben olacağım.”
Bu cümleyi duyduğumda hikâyenin yönü benim için değişti. Çünkü artık yalnızca bir kedinin tedavisinden söz etmiyorduk; bir eksikliği ortadan kaldırmaktan değil, o eksiklikle birlikte yaşamayı ve yürümeyi kabul etmekten söz ediyorduk. Belki sevgi de biraz böyle bir şeydi: Her şeyi düzeltmeye çalışmak yerine, gerektiğinde yalnızca yanında kalmak; hastalandığında beklemek, korktuğunda güven vermek ve iyileşmesi zaman aldığında sabretmek. Zeynep’in Hayko ve Şaşko’yla kurduğu bağda beni etkileyen şey de buydu. Onları yalnızca beslemiyor, tedavi ettirmiyor ya da korumuyordu; onları tanıyordu. Seslerini birbirinden ayırıyor, davranışlarını biliyor, hangi hareketin ne anlama geldiğini fark ediyor ve onların hayatındaki küçük ayrıntıları kendi hafızasında taşıyordu.
İnsanın değer verdiği şeyler, çoğu zaman onun söylemediği cümleleri kendiliğinden anlatır. Bugün Hayko ve Şaşko aynı evde yaşıyor. Akşam olduğunda evin hareketi yavaşlıyor; Hayko bir köşede uyurken Şaşko onun yakınında kıvrılıyor, Zeynep ise onları izliyor. Bir zamanlar bir iş yerinin önünde yalnız kalan Hayko artık o evin seslerinden biri, bir zamanlar hiç tanımadığı birinin bacaklarına sürtünen Şaşko ise şimdi onun yanında uyuyor. Birbirinden bağımsız başlayan iki hayat, zaman içinde aynı evin içinde ortak bir hikâyeye dönüşmüş durumda.
Bütün bunları dinledikten sonra zihnim yeniden hikâyenin başlangıcına, bir kapının açıldığı o ana dönüyor. Zeynep o gün yalnızca yaralı bir yavruyu içeri aldı. Fakat bazen bir kapı açıldığında, içeri yalnızca bir canlı girmez; onunla birlikte başka bir hayat da girer. Ardından hastalıklar, tedaviler, geceler, oyunlar, alışkanlıklar ve zamanla güçlenen bağlar gelir. Farkına varmadan üç ayrı hayat aynı evin içinde birbirine tutunur. Belki Hayko Zeynep’i bulmuştur, belki Zeynep Hayko’yu; belki de Şaşko tam olması gereken zamanda onların karşısına çıkmıştır. Bunun kesin bir cevabı yoktur. Fakat bazı karşılaşmaların anlamı, nasıl başladıklarında değil, insanın hayatında neye dönüştüklerinde saklıdır.
Benim için bu hikâyede geriye kalan yalnızca Hayko ve Şaşko değildi. Zeynep’in onları anlatırken gösterdiği dikkat, hatırladığı ayrıntılar, bazı cümlelerin arasında verdiği sessizlikler, geçmişten söz ederken sesindeki belli belirsiz değişim ve bütün bunların arkasında hissedilen sakin sahiplenme duygusu da hikâyenin bir parçasıydı. Belki bir insanı tanımaya başlamak, onun kendisi hakkında anlattıklarından çok, anlattıklarının arasında sizin neyi fark ettiğinizle ilgilidir.
Zeynep anlatmayı bitirdiğinde odada kısa bir sessizlik kaldı. Hayko’nun geçmişinden, Şaşko’nun gelişinden ve o evin zamanla nasıl bir yuvaya dönüştüğünden konuşmuştuk. Hikâye tamamlanmış gibiydi ama bende tamamlanmamış bir şey vardı. Zeynep’in anlattığı bazı küçük ayrıntılar diğerlerinden daha fazla yer etmişti zihnimde; bir cümlenin ortasında verdiği kısa ara, geçmişten söz ederken sesindeki belli belirsiz değişim, Hayko’dan bahsederken yüzüne yerleşen ve tarif etmesi zor olan ifade… O an bunların üzerinde durmamıştım. Fakat sonradan düşündüğümde, belki de hikâyenin asıl ipucu tam olarak bu ayrıntıların arasına saklanmıştı.
Belki Hayko’nun kaybolan gözü yalnızca bir yaranın hikâyesi değildi. Belki Şaşko’nun o eve gelişi de yalnızca iki kedinin birbirini bulmasından ibaret değildi. Belki bazı karşılaşmalar, kendilerinden çok daha eski bir hikâyenin izini taşır. O gece bütün hikâyeyi zihnimde yeniden kurarken aklımdan çıkmayan şey de buydu. Zeynep her şeyi anlatmıştı, ama sanki en önemli yere geldiğinde farkında olmadan başka bir kapının önünde durmuştu. Ben o kapının arkasında ne olduğunu henüz bilmiyordum.
Belki de bazı hikâyeler, anlatılanlarla değil, anlatılmayanların bıraktığı izlerle devam eder. Belki Zeynep’in hikâyesi, Hayko’nun bir gün o kapıdan içeri girmesiyle değil, Zeynep’in hayatında o kapının çok daha önce açılmış olmasıyla başlamıştı.
Ve şimdi geriye tek bir soru kalıyordu:
O kapıyı ilk kim açmıştı?
Yazar: Taylan Özdemir
