Savaş – Geçmişten Kalan Bir Miras mı, Yoksa İnsanlığın Çözemediği Bir Sorun mu?

İnsan neden savaşır? Savaşlar hangi amaca hizmet eder, kime yarar sağlar ve gerçekten gerekli midir? Bu sorular yalnızca siyaseti ve tarihi değil, aynı zamanda insanın doğasını, güçle, korkuyla, sahip olma arzusuyla ve farklılıklarla kurduğu ilişkiyi de sorgulamamıza neden olur. Çünkü çağımızın en büyük çelişkilerinden biri tam da burada ortaya çıkar: İnsanlık bilim ve teknoloji alanında olağanüstü ilerlemeler kaydetmiş, hastalıklarla mücadele etmeyi öğrenmiş, uzayı araştırmış ve dünyanın dört bir yanındaki insanları birbirine bağlayan iletişim ağları kurmuştur. Buna rağmen kendi arasındaki bütün çatışmaları şiddete ve yıkıma başvurmadan çözmeyi henüz başaramamıştır. Belki de uygarlığımızın önündeki en büyük sorunlardan biri budur: İnsanlığın dış dünyadaki gelişimi hızla ilerlerken düşünce ve davranış biçimleri hâlâ eski korkuların, geçmişten devralınan düşmanlıkların ve güç arayışının etkisinde kalabilmektedir.

Savaşlar genellikle tek bir nedenden doğmaz. Siyasi çıkarlar, toprak mücadeleleri, ekonomik kaynaklar, ulusal veya dinsel kimlikler, tarihsel yaralar ve karşılıklı güvensizlik bir araya gelerek tehlikeli bir süreci başlatabilir. Bir tarafın kendisini korumak amacıyla attığı adım, diğer tarafın gözünde bir tehdit olarak algılanabilir. Böylece savunma amacıyla başlayan silahlanma, yeni korkuları ve yeni tehdit algılarını besleyebilir. Geçmişte yaşananlar bir kuşağın hafızasına, oradan da sonraki kuşakların düşüncelerine yerleşebilir. Zamanla tarihsel bir olay, toplumsal bir kimliğin parçasına, hatta yeni düşmanlıkların gerekçesine dönüşebilir. Böylece geçmiş bugünü, bugün de geleceği şekillendiren bir döngü oluşur. Üstelik savaşların bilinçli siyasi kararlarla başlatılabildiğini ve bazı kişi ya da grupların bu çatışmalardan çıkar sağlayabildiğini unutmamak gerekir. Oysa savaşın asıl bedelini çoğu zaman yakınlarını, evini, sağlığını, güvenliğini ve geleceğe dair umutlarını kaybeden insanlar öder.

Peki, farklı çıkarların varlığı savaşı zorunlu kılar mı? Hayır. Çatışmalar insanlarla birlikte var olabilir; ancak her anlaşmazlığın şiddetle sonuçlanması kaçınılmaz değildir. Savaş bazı aktörler için siyasi, stratejik veya ekonomik amaçlara hizmet edebilir. Fakat belirli kişilerin ya da grupların elde ettiği kazanç, insanlığın bütünü için bir yarar anlamına gelmez. Yıkılan şehirler, kaybedilen hayatlar, tahrip edilen doğal çevre, ekonomik zararlar ve kuşaklar boyunca taşınan psikolojik yaralar, insan aklının, siyasi sorumluluğun ve toplumsal olgunluğun en çok ihtiyaç duyulduğu yerde neden yetersiz kaldığını sorgulamamıza neden olur. Elbette toplumlar insanları şiddete karşı koruyabilmeli, saldırıya uğrayan devletler de uluslararası hukuk çerçevesinde kendilerini savunabilmelidir. Ancak savunma ile fetih, güvenlik ile tahakküm aynı şey değildir. Kalıcı bir güvenlik yalnızca askerî güçle sağlanamaz. Korkuya, baskıya veya çözümsüz adaletsizliklere dayanan bir barış da sağlam temeller üzerinde yükselmez.

Asıl mesele, çatışmaların yalnızca sonuçlarıyla mücadele etmek değil, onları doğuran nedenleri anlamaktır. Bunun için öncelikle geçmişle dürüstçe yüzleşmek gerekir. Tarihsel haksızlıklar gizlenmemeli, küçümsenmemeli veya çarpıtılmamalıdır. Ancak geçmişi hatırlamak, yeni kuşakları miras alınmış düşmanlıkların içine hapsetmek için değil, yaşananlardan ders çıkarmak için kullanılmalıdır. Geçmişle yüzleşmek; sorumlulukları ortaya koymak, mağdurların yaşadıklarını anlamak ve şiddete zemin hazırlayan siyasi, toplumsal ve ekonomik koşulları incelemek demektir. Bu süreç, bütün bir toplumu geçmişte yaşanan her olaydan dolayı suçlamak anlamına gelmez. Aksine bireysel sorumlulukları, kurumların başarısızlıklarını ve tarihsel olayların uzun vadeli sonuçlarını birbirinden ayırmayı gerektirir. Haksızlıkların kabul edildiği, araştırıldığı ve mümkün olduğu ölçüde giderilmeye çalışıldığı toplumlarda güvenin yeniden kurulması için bir zemin oluşabilir.

Bugün de aynı ölçüde eleştirel bir bakışa ihtiyaç vardır. Modern bir toplumda köken, dil, kültür, din ve dünya görüşü farklılıkları insanları birbirinden ayıran aşılmaz sınırlar olmak zorunda değildir. Bu farklılıklar, öğrenmenin ve birlikte gelişmenin imkânlarına da dönüşebilir. Belirleyici olan, insanların farklılıkları bir tehdit olarak mı gördüğü, yoksa karşılıklı anlayışın bir parçası olarak mı değerlendirdiğidir. Siyasi çıkarlar uğruna farklılıklar bilinçli biçimde derinleştirildiğinde, korkular körüklendiğinde ve toplumlar düşman olarak gösterildiğinde şiddeti meşrulaştırmak kolaylaşır. Bu nedenle sağlıklı bir toplum; eğitimi, eleştirel düşünceyi, empatiyi ve başkalarının bakış açısını anlayabilme yeteneğini geliştirmelidir. İnsanlar bilgiyi sorgulamayı, manipülasyonu fark etmeyi ve bir davranışı eleştirmekle bütün bir halkı suçlamanın arasındaki farkı öğrenmelidir. Barış, her düşünceyi kabul etmek veya haksızlıklara sessiz kalmak değildir. Barış, anlaşmazlıklara rağmen karşısındakinin insanlık onurunu yok saymadan çözüm arayabilmektir.

Bu sorumluluk yalnızca bireylere bırakılamaz. Toplumların gücü sınırlayan, hakları koruyan ve adil çözüm yolları sunan kurumlara ihtiyacı vardır. Bağımsız mahkemeler, şeffaf siyasi kararlar, özgür medya, kamu gücünün denetlenmesi ve insanların yönetime eşit biçimde katılabilmesi, toplumsal gerilimlerin barışçıl yollarla çözülmesine katkıda bulunabilir. Devletler arasında ise diplomasi, arabuluculuk, bağlayıcı anlaşmalar, silahların denetimi ve uluslararası hukuka dayalı çözüm mekanizmaları çatışmaların büyümesini önlemek açısından önemlidir. Gerilimler, güvensizlik düşmanlığa ve düşmanlık şiddete dönüşmeden önce ele alınmalıdır. Bununla birlikte uluslararası kurumların da görevlerini yerine getirebilecek yetkilere, imkânlara ve siyasi desteğe sahip olması gerekir. Kuralların güvenilir olması ve sorumluluğun yalnızca başkalarından beklenmeyip herkes tarafından üstlenilmesi önemlidir.

Geleceğe yönelen bir insanlık, güvenliği daha geniş bir çerçevede değerlendirmek zorundadır. Güvenlik yalnızca sınırları askerî güçle korumak değildir. İnsanların eğitime, beslenmeye, temiz suya, sağlığa, hukuka ve insanca bir yaşama erişebilmesi de güvenliğin temel parçalarıdır. Toplumsal eşitsizlikler, dışlanma ve geleceğe ilişkin umutsuzluklar çatışmaları derinleştirebilir. Buna karşılık adil kurumlar, ortak sorumluluklar ve karşılıklı güven, iş birliğinin gelişmesine katkıda bulunabilir. İklim değişikliği, kaynakların paylaşımı, sağlık sorunları ve ekonomik krizler gibi ortak meselelerde birlikte hareket eden devletler, aynı zamanda çatışmaların ötesine geçen iş birliği deneyimleri kazanabilir. Bu yaklaşım tek başına dünya barışını garanti etmez; ancak ortak çözümleri kolaylaştıran ve savaşın bedellerini daha görünür kılan yapılar oluşturabilir.

Daha barışçıl bir gelecek, bütün insanların aynı düşünceye sahip olmasıyla veya tüm anlaşmazlıkların ortadan kalkmasıyla mümkün olmayacaktır. Asıl belirleyici olan, insanlığın farklılıklarla sorumlu bir biçimde yaşamayı öğrenmesidir. Bunun için geçmiş, bugün ve gelecek birbirinden koparılmamalıdır: Geçmiş anlaşılmalı, bugün eleştirel bir bakışla dönüştürülmeli ve gelecek bilinçli tercihlerle şekillendirilmelidir. Somut değişimlerle desteklenmeyen bir tarihsel yüzleşme eksik kalır. Toplumsal bilinçle desteklenmeyen siyasi reformlar kırılgan olur. Uygulamaya geçirilmeyen gelecek tasarıları ise yalnızca birer dilek olarak kalır. Bu nedenle bireysel sorumluluk, toplumsal gelişim, hukukun üstünlüğü ve uluslararası iş birliği birlikte düşünülmelidir.

Belki de sorunun en derininde, insanın kendisini çoğu zaman başkalarından ayrılarak tanımlaması yatmaktadır. Önce bir “biz” ve “onlar” ayrımı ortaya çıkar; ardından bu ayrım bir karşıtlığa dönüşür. Geçmişte yaşanan bir acı, sürekli bir intikam beklentisine; güvenlik arayışı ise yeni güvensizlikler yaratan bir sürece dönüşebilir. Oysa bu döngü kaçınılmaz değildir. İnsan kendi düşüncelerini sorgulayabilir, toplumlar hatalarından ders çıkarabilir ve siyasi sistemler barışçıl çözüm yollarını zayıflık değil, sorumluluk göstergesi olarak kabul edecek biçimde geliştirilebilir.

Belki de gelecek kuşaklar bir gün geriye dönüp, bu kadar bilgiye ve teknolojik imkâna sahip bir insanlığın neden anlaşmazlıklarını hâlâ silahlarla çözmeye çalıştığını sorgulayacaktır. Belki de gerçek ilerlemenin yalnızca teknolojik gelişmelerle ölçülemeyeceğini, insanlığın aynı zamanda anlayış, adalet ve kendini sınırlayabilme yeteneği bakımından da olgunlaşması gerektiğini göreceklerdir. Çağımızın temel görevi, bütün insanların aynı fikirde olduğu bir dünya kurmak değil; farklı düşüncelerin, çıkarların ve inançların başka insanların yaşamını yok etmenin gerekçesine dönüşmediği bir dünya oluşturmak olmalıdır.

Barış, kendiliğinden ortaya çıkan bir durum değil, insanlığın birlikte üstlenmesi gereken sürekli bir sorumluluktur. Bireyin bilinciyle başlar, toplumun sorumluluğuyla gelişir, adil devlet kurumlarıyla güçlenir ve uluslararası iş birliğiyle kalıcı hâle gelme imkânı bulur. Bu nedenle asıl soru yalnızca insanın neden savaştığı değildir. Asıl soru, insanlığın güç elde etmek ve yıkım yaratmak için geliştirdiği kararlılığı, yıkımı önlemek ve barışı korumak için ne zaman göstereceğidir. Çünkü insanlığın gerçek olgunluğu yalnızca neler yapabildiğiyle değil, neleri önlemeyi başarabildiğiyle de ölçülür.

Yazar: Yusuf Ergün