Güneşin Çocukları

Umut, çocukluk hayalleri ve kimsenin görmek istemediği bir gerçek üzerine bir hikâye

Sabah, doğan güneşin yumuşak ışıklarıyla başladı. Bir çocuk gözlerini açtı, gerindi ve merakla yeni güne baktı. Her sabah olduğu gibi yataktan kalktı, kahvaltısını yaptı ve üzerini giyindi. Ancak bugün diğer günlerden farklıydı. Kendini iyi hissetmiyordu ve bu yüzden okula gidemeyecekti. Biraz üzülmüştü; çünkü okulda birlikte öğrenebileceği, gülebileceği ve oyun oynayabileceği başka çocuklar vardı.

Annesi şefkatle başını okşadı, babası ise ona umut veren bir gülümsemeyle baktı. İkisi de evden çıkmak zorundaydı. Biraz yiyecek bulmak, belki de yanında birkaç parça giysi getirmek istiyorlardı. Ellerinde neyle döneceklerini tam olarak bilmiyorlardı. Ama çocuk, bu ihtimalin düşüncesiyle bile seviniyordu.

Beklerken hayalleri onu uzaklara götürmeye başladı. Büyük şehirleri, orada yaşayan çocukları, onların evlerini, okullarını ve oyun alanlarını düşündü. Acaba gerçek bir çocuk parkında bulunmak nasıl bir duyguydu? Bir salıncakta gökyüzüne doğru sallanmak, kaydıraktan aşağı kaymak ya da yemyeşil bir çimenlikte diğer çocuklarla yakalamaca oynamak nasıl olurdu? Bu çocukların hangi oyuncakları vardı? Bir araya geldiklerinde birbirlerine nasıl hikâyeler anlatıyor, birlikte nasıl gülüyorlardı?

Henüz gerçek bir çocuk parkı görmemişti. Ama hayalinde her şey öylesine canlıydı ki… Rengârenk salıncaklar, yüksek kaydıraklar, çimenlerin üzerinde yuvarlanan toplar ve kahkahaları gökyüzüne karışan çocuklar vardı. Kendini onların arasında hayal ediyordu. Birlikte oyunlar oynayacak, yeni arkadaşlıklar kuracak ve belki de birkaç dakika içinde hiç tanımadığı çocuklarla dost olacaktı.

Onun hayalleri büyük şeylerle ilgili değildi. Pahalı hediyeler, lüks bir yaşam ya da olağanüstü maceralar istemiyordu. Tek istediği, başkalarının arasında kendine de bir yer bulabilmekti. Oynamak, gülmek, öğrenmek ve dünyayı keşfetmek istiyordu. Kısacası, her çocuk gibi yaşayabilmek istiyordu: Merakla, neşeyle ve umutla…

Güneş yükseldikçe çocuk da kapının önüne çıktı. Yüzünde içten bir gülümseme, gözlerinde ise yalnızca çocukların taşıyabildiği o özel sevinç vardı. Sanki bugün onu güzel bir şey bekliyordu. Belki annesiyle babası lezzetli bir şeyler getirecekti. Belki yeni giysileri olacaktı. Belki de yakında başka çocuklarla tanışacak ve onlarla oyun oynayabilecekti.

Yüzünde umut dolu bir gülümsemeyle dışarı çıktı. Dünya çok büyüktü ve onun kalbinde sayısız hayale yer vardı. İnsanların birbirleri arasına koyduğu sınırları henüz bilmiyordu. Toplumsal sınıflardan, siyasi tartışmalardan ve neden bazılarının her şeye sahipken bazılarının en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamadığından haberi yoktu. Onun gözünde başka bir çocuk, yalnızca başka bir çocuktu. Birlikte gülüp oynayabileceği, arkadaşlık kurabileceği biriydi.

Ancak çocuk, renklerle ve güzelliklerle dolu bir dünyada dolaşan düşüncelerine dalmışken, gerçeklik arka planda sessizce duruyordu.

Çünkü bu çocuğun yaşadığı yer; kendine ait bir odası, sıcak bir yatağı ve odasının bir köşesinde oyuncakları bulunan güvenli bir ev değildi. Onun evi, büyük bir çöplüğün kenarındaki derme çatma bir barınaktı. Günlük yaşamı atıkların, insanların artık kullanmak istemediği eşyaların ve çürüyen yiyeceklerin kokusu arasında geçiyordu. Başkalarının ihtiyaç duymadığı için çöpe attığı şeylerin arasında, hayatta kalabilmek için kendilerine bir şeyler bulmaya çalışan insanlar yaşıyordu.

Ve çocuklar da orada büyüyordu.

Onlar da sabahları gözlerini açıyordu. Onlar da acıkıyor, sorular soruyor ve daha güzel bir geleceğin hayalini kuruyordu. Yaşadıkları koşullar onlara sevinmek için pek az neden sunsa da gülebiliyorlardı. Onlar da güvenli bir yuvaya özlem duyuyor, okula gitmek istiyor ve bir gün gerçek bir çocuk parkını görebilmeyi düşlüyorlardı.

Onlar başka çocuklar değildi. Daha az değerli, daha az yetenekli ya da mutluluğu daha az hak eden insanlar değillerdi. Onlar da aynı dünyanın çocuklarıydı. Aynı güneşin altında doğmuş, aynı sevgiye, güvene ve yalnızca çocuk olabilme özgürlüğüne ihtiyaç duyan küçük insanlardı.

Belki bir gün bu çocuklardan biri, atıkların arasında unutulmuş bir top bulacaktı. Onu yerden alacak, bir duvara doğru yuvarlayacak ve sanki dünyanın en güzel hediyesine kavuşmuş gibi içtenlikle gülecekti. Belki başka bir çocuk da yanına gelecekti. Ve birkaç dakikalığına bir çöplük, oyun alanına dönüşecekti. Çünkü yaşadıkları koşullar güzel olduğu için değil, çocuklar en zor yerlerde bile neşe bulabilme yeteneğini taşıdıkları için…

Peki, bu yetenek onların eksik bırakılan çocukluklarını görmezden gelmemiz için bir neden olabilir mi?

Gülen yüzlerine bakıp hiçbir çocuğun yaşamaması gereken koşullarda büyüdüklerini unutabilir miyiz? Umutlarını takdir ederken neden böyle bir yaşamın içine doğmak zorunda kaldıklarını sormadan geçebilir miyiz? Ve onların hikâyelerini güzel birer umut öyküsü olarak anlatırken, ardındaki gerçekliği olduğu gibi kabul edebilir miyiz?

Güneşin Çocukları’nın hikâyesi yalnızca umut üzerine değildir. Aynı zamanda hepimize yöneltilmiş bir sorudur.

Dünyamızın bir köşesinde çocuklar çöplüklerde büyürken ilerlemeden söz etmek ne anlama gelir? Bazı insanlar ihtiyaç duyduklarından çok daha fazlasına sahipken, başkaları ertesi gün ne yiyeceğini bile bilmiyorsa refahın anlamı nedir? Değerlerimiz, verdiğimiz sözler ve insanlığa ilişkin düşüncelerimiz ne ifade eder; eğer çocukların yaşamlarının daha en başından birbirinden bu kadar farklı biçimlenmesine göz yumuyorsak?

Hiçbir çocuk, bir oyun parkını görebilmek için önce onun hayalini kurmak zorunda kalmamalıdır. Akşam yiyecek bir şey bulabilmeyi umut ederek yaşamamalıdır. Daha iyi bir hayata kavuşabilmek için birilerinin tesadüfen onun çaresizliğini fark etmesini beklememelidir.

Her çocuğun güvenli bir yaşam alanına sahip olması, yeterli beslenmesi, eğitim görmesi ve diğer çocuklarla oyun oynayabilmesi doğal bir hak olmalıdır. Bu hak; şansa, kökene ya da toplumsal konuma bağlı bir ödül değil, insan olmanın ve insanlığın gerektirdiği bir sorumluluğun ifadesidir.

Güneş, ışığını varlıklı evlerin çatılarına da çöplüklerin kenarındaki derme çatma barınaklara da düşürür. Büyük şehirlerin caddelerini de insanların yaşam mücadelesi verdiği yerleri de aydınlatır. Her yeni sabahını insanlara isimlerini, kökenlerini ya da sahip olduklarını sormadan armağan eder.

Belki de gözümüzün önünde tutmamız gereken asıl düşünce tam olarak budur: Doğa çocuklar arasında ayrım yapmıyorsa, biz neden toplumlarımızın düzeni içinde böyle ayrımlar yaratıyoruz?

Güneşin Çocukları, yoksulluklarının romantikleştirildiği, umutlarının hayranlıkla anlatıldığı ama çaresizliklerinin değişmeden kaldığı bir dünyaya ihtiyaç duymuyor. Onlar, hayallerinin artık ulaşılmaz olmaktan çıktığı bir dünyaya ihtiyaç duyuyor. Yetişkinlerin sorumluluk aldığı, toplumların gözlerini kapatmak yerine gerçeğe baktığı ve devletlerin yalnızca daha iyi bir gelecekten söz etmekle kalmayıp onu gerçekten inşa ettiği bir dünyaya…

Çünkü çöplüklerin arasında oynayan her çocuğun içinde, sayısız olasılıkla dolu bir dünya saklıdır. Belki geleceğin bir doktoru, bir bilim insanı, bir sanatçısı ya da yalnızca başkalarına iyilikle yaklaşan bir insan vardır o çocuğun içinde. Ancak bu çocukların bir gün ne olabileceklerini düşünmeden önce, bugün kim olduklarını kabul etmeliyiz: Duyguları, ihtiyaçları, onurları ve geleceğe sahip olma hakları olan insanlar…

Belki bir gün bir çocuk sabah uyanacak, kahvaltısını yapacak, üzerini giyinecek ve sevinçle evinden çıkacak. Bir çocuk parkına girecek, ilk kez bir salıncağa binecek ve öyle içten gülecek ki diğer çocuklar da ona katılacak. Kimse ona nereden geldiğini ya da neden farklı giyindiğini sormayacak. Kimse hayallerini başkalarınınkinden daha değersiz görmeyecek.

O, yalnızca oyun oynayacak.

Ve işte tam da bu sıradan görünen anda çok büyük bir anlam saklı olacak: Bir çocuğun birkaç saatliğine bile olsa başka hiçbir şey olmak zorunda kalmadan, sadece çocuk olabilmesinde…

Çünkü güneş yalnızca birilerine ait değildir. Çocukların hayalini kurduğu gelecek de hiçbir çocuktan esirgenmemelidir.

Yazar: Yusuf Ergün