Bu yazı, Babam Mahmut Özdemir’e ve sonsuzluğa uğurladığımız nice güzel babalara…
Bir filmden fazlası: İçimize dönen bir yolculuk
Bazı filmler izlenir ve biter. Bazıları ise bittiği anda başlar.
“Babam ve Oğlum” benim için hep ikinci türden bir film oldu. Her izleyişimde başka bir yerime dokunan, başka bir yarayı hatırlatan, başka bir suskunluğu büyüten bir film. Çünkü bu hikâye sadece perdede kalmıyor; izleyenin hayatına karışıyor, geçmişine dokunuyor, içindeki eksiklerle konuşuyor.
Bu yüzden bu yazı yalnızca bir film yazısı değil.
Bir hatırlama, bir yüzleşme, belki de en çok gecikmiş bir konuşma.
Bir dönüşün ağırlığı: Geçmişle yüzleşmek
Film, Sadık’ın yıllar sonra baba evine dönüşüyle başlar. Ama bu dönüş yalnızca fiziksel değildir. Bu, aynı zamanda geçmişe, kırgınlıklara, yarım kalmış ilişkilere yapılan bir yolculuktur.
İnsan en çok da geçmişine dönerken zorlanır.
Çünkü geçmiş sadece anılardan ibaret değildir;
içinde suskunluklar vardır, kırgınlıklar vardır, söylenememiş sözler vardır.
Sadık’ın yüzündeki yorgunluk, yılların değil, taşıdığı yüklerin yorgunluğudur. Kendi yolunu seçmiş olmanın bedeliyle, geride bıraktıklarının eksikliği arasında sıkışmış bir hayat…
İnsan bazen doğru bildiğini yapar ama yine de eksik kalır.
Sadık tam da bu eksikliğin hikâyesidir.
Bir babanın dili: Suskunluk
Hüseyin karakteri, bu coğrafyanın çok tanıdık babalarından biridir. Serttir, mesafelidir, gururludur. Ama o sertliğin içinde yılların emeği, kaygısı ve derin bir sevgi saklıdır.
Bu topraklarda babalar sevgiyi kolay göstermez.
Sevgi çoğu zaman sözle değil, davranışla anlatılır.
Bir sofrayı kurmakta, bir kapıyı açık bırakmakta, hiçbir şey söylemeden yanında durmakta…
Hüseyin’in sevgisi de böyledir.
Ama dile gelmeyen sevgi, zamanla yanlış anlaşılır.
Suskunluk büyür, mesafe derinleşir.
Film boyunca en çok hissedilen şey budur:
Sevgi vardır ama söylenmez. Bağ vardır ama kurulamaz.
Bir çocuğun iyileştirici gücü
Deniz, bu hikâyenin en saf ve en gerçek tarafıdır.
Bir çocuğun dünyası kadar yalın, dürüst ve doğrudan hiçbir şey yoktur.
Deniz, yıllardır konuşmayan bir evin içine yeniden hayat taşır. Onun varlığıyla birlikte o ağır sessizlik dağılır. Çünkü çocuklar bazen bilmeden iyileştirir.
Bir bakışla,
bir soruyla,
bir gülüşle…
Deniz, hem Sadık’ın hem Hüseyin’in içindeki o sertleşmiş yerlere dokunur. Ve bize şunu hatırlatır:
İnsanın içinde, ne kadar kırılmış olursa olsun, hâlâ yumuşayacak bir yer vardır.
Zamanın acı gerçeği: Her şey ertelenemez
Film ilerledikçe zamanın ne kadar acımasız olduğunu hissederiz. Sadık’ın hastalığı, sadece bireysel bir kayıp değildir. Aynı zamanda ertelenmiş duyguların, gecikmiş yüzleşmelerin de sonudur.
Hayatta çoğu şeyi erteleriz.
Konuşmayı erteleriz.
Sarılmayı erteleriz.
Sevgiyi erteleriz.
Ama bazen hayat, ertelemeyi kaldırmaz.
Film, tam da bu noktada izleyeni yakalar. Çünkü herkesin hayatında söyleyemediği bir söz, sarılamadığı bir insan vardır.
Bir oğlun, bir babanın ve bir çocuğun hikâyesi
“Babam ve Oğlum”u izlerken insan sadece karakterleri izlemez. Kendi hayatından sahneler belirir gözünün önünde.
Ben izlerken babam’ı düşündüm. Onunla konuşamadığım anları, uzayan sessizlikleri, yarım kalan cümleleri…
İnsan bazı şeyleri yaşarken anlamıyor. Ama kaybettikten sonra en küçük an bile büyüyor. Bir bakış, bir suskunluk, bir anı…
Ve o zaman anlıyorsun:
Söylenmeyen her söz, insanın içinde kalmaya devam ediyor.
Geç kalmışlık duygusu
Filmin en ağır duygularından biri de geç kalmışlıktır.
Sadık geç kalır.
Hüseyin geç kalır.
Ve izleyen herkes kendi hayatında bir yerlere geç kaldığını fark eder.
Ama film bizi umutsuz bir yerde bırakmaz.
Aksine bir çağrı yapar:
Hâlâ zaman varken…
Hâlâ mümkünken…
Sevmeye, söylemeye, sarılmaya çağırır.
Son söz yerine: İçimizde yaşayanlar
“Babam ve Oğlum” bir vedâ filmidir. Ama aynı zamanda bir hatırlatma.
Sevginin ertelenmemesi gerektiğini, ilişkilerin gurura feda edilmemesi gerektiğini ve hayatın sandığımız kadar uzun olmadığını hatırlatır.
Bu yazıyı bitirirken şunu biliyorum:
Bazı insanlar aramızdan gider ama içimizden gitmez. Bazı bağlar kopmaz, sadece sessizleşir. Ve bazı hikâyeler, bir filmle değil, bir ömürle tamamlanır.
Geç kalmış sözlerimizle, yarım kalan sarılmalarımızla, ama hâlâ içimizde yaşayan sevgimizle…
Sessiz ama derin bir selamla…
Yazar: Taylan Özdemir

