Bazı evler vardır; kapısını ilk kez çaldığınız gün bile size yabancı gelmez. İçeri girdiğinizde ayakkabılarınızı nereye bırakacağınızı bilirsiniz sanki. Mutfaktan gelen koku tanıdıktır. Salondaki konuşmalara katılmak için davet beklemezsiniz. Bir sandalye çekilir, önünüze bir çay konur. Çok geçmeden misafir olduğunuzu unutur, kendinizi o evin insanlarından biri gibi hissedersiniz.
Çekmeköy’deki o ev benim için hep böyleydi.
Bir adresin, birkaç odanın ve dört duvarın ötesinde, yıllar içinde kendi hafızasını oluşturmuş bir yerdi. İçeri giren herkes kendinden bir şey bırakırdı orada. Kimisi kahkahasını, kimisi derdini, kimisi sabaha kadar süren bir sohbetin yorgunluğunu… Bazılarıysa hiçbir şey söylemeden aynı masada oturur, yalnızca orada bulunmanın huzuruyla yetinirdi.
Lale Abla ile Mahmut Abi’nin evi, zamanla hayatımızın ayrılmaz bir parçasına dönüştü. Hangi gün misafirlik bitti, hangi akşam o kapıdan kendi evimize girer gibi geçmeye başladık, hatırlamıyorum. Zaten bazı yakınlıkların başlangıcı belli olmaz. Aynı sofraya otura otura, aynı hikâyeleri paylaşa paylaşa, bazen tartışıp bazen gülerek kan bağı olmadan da aile olunabildiğini öğrenirsiniz.
Çünkü bazen aile, aynı soyadını taşımak değil, yıllar geçse de aynı sofrada kendine bir yer bulabilmektir.
Lale Abla’nın sıcaklığı gösterişsizdi. Büyük sözlere ihtiyaç duymadan insanın içine işleyen bir şefkati vardı.
“Bir şey yer misin?” diye sorardı.
Sıradan görünen bu cümlenin içinde ne çok sevgi saklıydı. Tok olduğunuzu söyleseniz bile sofraya mutlaka bir şey gelir, çayınız siz istemeden tazelenirdi. Bütün bunlar öylesine doğal yapılırdı ki üzerinde düşünmezdiniz bile. Sonradan anlıyorsunuz; sevgi her zaman sözcüklerle anlatılmaz. Bazen bir tabak yemekle, bazen düşünülmüş küçük bir ayrıntıyla insanın hayatında silinmeyecek izler bırakır.
Lale Abla’nın mutfağında yemek, hiçbir zaman yalnızca yemek değildi. Sofra; gündelik sıkıntıların paylaşıldığı, eski günlerin hatırlandığı, memleket meselelerinin konuşulduğu bir buluşma yeriydi. Kahkahalar da yükselirdi oradan, zaman zaman derin sessizlikler de. Ama ne yaşanırsa yaşansın, o sofranın insanları bir arada tutan sıcaklığı eksilmezdi.
Mahmut Abi ise o evin başka bir sesiydi.
Onunla başlayan bir sohbetin nereye varacağını kestirmek kolay değildi. Gündelik bir meseleden siyasete, geçmişten insan ilişkilerine, memleketin hâlinden hayatın tuhaflıklarına uzanırdı konuşmalar. Bir konu açılır, ardından başkası gelir, derken saatler geçerdi. Çay bardakları boşalır, yeniden dolar; tartışmalar biter gibi olur, birinin sözüyle tekrar başlardı.
Bazen herkes aynı anda konuşur, fikirler çarpışır, sesler yükselirdi. Ardından hiç beklenmedik bir söz bütün ciddiyeti dağıtır, az önce birbirini ikna etmeye çalışan insanlar birlikte gülmeye başlardı.
O evde farklı düşünmek, aynı sofrada oturmaya engel değildi.
Yıllar geçtikçe bunun ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anladım. Her konuda aynı düşünmek zorunda olmadığınız, gerektiğinde itiraz edebildiğiniz, bazen kızıp bazen sustuğunuz ama ertesi gün yine aynı kapıyı çalabildiğiniz dostluklar kolay kurulmuyor.
Üstelik o evde yalnızca konuşmak değil, susmak da mümkündü. İnsan herkesin yanında rahatça sessiz kalamaz. Oysa orada yorgunsanız yorgun, neşeliyseniz neşeli, canınız sıkkınsa sessiz olabilirdiniz. Kimse sizi olduğunuzdan başka biri gibi davranmaya zorlamazdı.
Belki de gerçek yakınlığın en güzel tarafı buydu.
Arif ile Burak’ı düşündüğümde ise gözümün önüne on sekiz yaşlarından bugüne uzanan yıllar geliyor.
Hayatlarının henüz başlangıcında sayılabilecek bir dönemde tanıdığım bu iki insanın zamanla nasıl değiştiğine tanıklık ettim. Gençliklerini, düşüncelerinin olgunlaşmasını, hayallerinin büyümesini, hayat karşısında aldıkları yeni tutumları gördüm.
Başlangıçta Lale Abla ile Mahmut Abi’nin oğullarıydılar. Zamanla kendi kararlarını veren, sorumluluklar üstlenen, dünyaya kendilerine özgü pencerelerden bakan iki ayrı insan olarak tanıdım onları.
İnsan bazen zamanın geçtiğini takvimlerden anlamıyor. Bir zamanlar gençliğinin ilk yıllarında tanıdığı insanların bugün kendi hayatlarını kurduklarını gördüğünde, aslında kendi ömründen geçen yılları da fark ediyor.
Arif ile Burak’ın hayat yolculuğu bana hep bunu düşündürüyor.
Artık hepimizin kendi sorumlulukları, yetişmesi gereken işlerimiz, başka başka telaşlarımız var. Eskisi kadar sık bir araya gelemiyoruz. Ancak yeniden buluştuğumuzda, aradan geçen zamanın değiştiremediği o yakınlık kendini hemen hissettiriyor.
İnsanların değişerek de birbirlerinin hayatında kalabilmesi, dostluğun en değerli yanlarından biri olsa gerek.
Çekmeköy’deki evin hafızasının merkezinde ise mutfak masası vardı.
O masa konuşabilse birkaç ömürlük hikâye anlatırdı.
Üzerinde kaç çay soğudu, kaç gece sabaha yaklaştı, kaç mesele konuşuldu, kim bilir… Kaç kez “Son bir çay içelim,” denildi de ardından bardaklar yeniden dolduruldu, hiçbirimiz hesaplamadık.
Parti toplantıları yapıldı o masada. Memleketin geleceği konuşuldu, siyasetin bitmeyen meseleleri tartışıldı. Bazen ortak düşüncelerde buluşuldu, bazen herkes hayata başka bir yerden baktı. Kimi zaman sesler yükseldi, kimi zaman uzun sessizlikler yaşandı.
Ama ne kadar farklı düşünülürse düşünülsün, birlikte konuşmaktan ve birbirini dinlemekten vazgeçilmedi.
O masanın çevresinde yalnızca siyaset değil, hayatın kendisi de konuşulurdu.
Kâh güler, kâh ağlardık. Eski günlerden söz eder, birlikte yaşadığımız olayları hatırlardık. Bir hikâye başka bir hikâyeyi çağırırdı. Ve sohbetin yolu, çoğu zaman dönüp dolaşıp Utkan’a çıkardı.
2019 yılında aramızdan ayrılan, düşünceleriyle, mücadelesiyle ve geride bıraktığı izlerle hafızamızda yaşamayı sürdüren devrimci öğretmen Utkan’a…
Onun adı anıldığında masanın havası değişirdi. Biraz önce kahkahalarla dolan odada bazen derin bir sessizlik olur, ardından birisi onunla ilgili bir anısını anlatmaya başlardı. Bir sözü hatırlanır, bir davranışı konuşulur, birlikte yaşanmış bir gün yeniden canlanırdı.
Kimi zaman yüzümüzde bir gülümseme belirir, kimi zaman gözlerimiz uzaklara dalardı.
Utkan artık fiziksel olarak aramızda değildi. Ama sohbetlerimizin, hatıralarımızın ve ortak geçmişimizin içindeydi. Yokluğu hissedilirken varlığı da bir o kadar güçlü biçimde yaşardı.
İnsanın ardından bırakabileceği en kıymetli miraslardan biri belki de budur: Yıllar sonra bile dostlarının sofrasında sevgiyle anılmak, düşünceleriyle hatırlanmak, yokluğuna rağmen yaşamın içinde yer bulabilmek.
Utkan’ın o evin hafızasında silinmeyecek bir yeri vardı.
Elbette bütün akşamlar ciddi tartışmalarla geçmezdi.
Rakı sofraları da kurulurdu.
Mezeler yerleştirilir, bardaklar doldurulur, bir şarkı açılırdı. Günün yorgunluğu yavaş yavaş dağılır, konuşmalar gecenin ilerleyişine karışırdı. Birisi eski bir hikâyeyi anlatmaya başlar, başka biri araya girip aynı hikâyeyi kaçıncı kez dinlediklerini sorardı. Herkes sonunu bilse de o hikâye yeniden anlatılır, aynı keyifle dinlenirdi.
Çünkü bazı hikâyelerin güzelliği ilk kez duyulmalarında değil, sevdiğiniz insanlarla tekrar paylaşılmalarındadır.
Gecenin bir yerinden sonra kimse saate bakmazdı. Dışarıdaki hayatın telaşı uzaklaşır, sohbet kendi akışında ilerlerdi. Bir şarkı daha dinlenir, bir hatıra daha anlatılır, gitmek için ayağa kalkan biri yeniden sandalyesine otururdu.
Şimdi o geceleri düşündüğümde aklımda kalan şey bardaklar ya da mezeler değil; birbirimize ayırdığımız zaman.
Kimsenin acele etmediği, bir arada olmanın yeterli sayıldığı, hayatın biraz yavaşladığı o saatler…
İnsan, en güzel zamanlarının içinden geçerken çoğu kez bunun farkında olmuyor.
Kimse bir akşam sofraya otururken yıllar sonra o geceyi özleyeceğini düşünmüyor. Her şey sıradan görünüyor: Her zamanki sandalye, tanıdık sesler, bildik yüzler…
Sonra yıllar geçiyor.
Bir şarkının ilk notasında, bir çay bardağının sesinde ya da hiç beklenmedik bir kokuda bütün o zamanlar yeniden canlanıyor. Hafıza bazen yılların ayrıntılarını silikleştirirken bir gülüşü, küçük bir sözü, masaya bırakılan tabağın sesini saklıyor.
Çekmeköy’deki evin içinde benim için böyle nice hatıra var.
Elbette orada yaşanan her şey kusursuz değildi. Mutfakta bulaşıklar birikir, masa dağılır, biri geç kalır, bir başkası söylenen bir söze alınırdı. Uzun tartışmalar olur, bazen herkes kendi düşüncesinde ısrar ederdi.
Ama zaten o evi değerli kılan, kusursuzluğu değil, gerçekliğiydi.
İnsanların birbirini yalnızca neşeli günlerinde değil; yorgunluklarıyla, kırgınlıklarıyla, farklı düşünceleriyle de tanıdığı bir yerdi orası. Bazen yanıldığımız, bazen birbirimizi anlamakta zorlandığımız ama sonunda dostluğun değerini koruduğumuz bir hayat yaşanıyordu.
Zamanla o evin benim için taşıdığı anlam da değişti.
Önceleri gidilen bir yerdi. Sonra dostların evi oldu. Ardından bir dönemin, bir sofranın ve kendi geçmişimin adı hâline geldi.
Hayat ilerledikçe hepimiz değiştik. İşlerimiz, sorumluluklarımız, hayattan beklentilerimiz farklılaştı. Bir zamanlar uzun uzun konuştuğumuz meselelerin yerini başka sorular, başka kaygılar aldı.
Fakat geçmiş, insanın içinden bütünüyle çıkıp gitmiyor.
Bazen hiç beklenmedik bir anda o mutfak geliyor aklıma. Masanın etrafındaki sandalyeler, çay bardakları, Lale Abla’nın sesi, Mahmut Abi’nin bir hikâyeye başlarken ki hâli… Arif’in bir sözü, Burak’ın bir gülüşü…
Ve Utkan’ın hatırası.
Bir anlığına her şey yeniden canlanıyor.
Geri dönmek istediğimiz zamanların çoğu, aslında büyük olaylardan oluşmuyor. Hatırladığımız, yaşarken önemsemediğimiz küçük anlar oluyor. Uzayan bir akşam, sofradan kalkmak istemeyişimiz, söylenen bir sözün ardından hep birlikte gülüşümüz…
İnsan yıllar sonra bunların ne kadar değerli olduğunu anlıyor.
Çekmeköy’deki evin benim için ayrı bir anlam taşımasının bir başka nedeni daha var.
O ev hâlâ orada.
Bu düşünce içimde derin bir huzur uyandırıyor.
Çünkü bazı hatıraların mekânı artık yoktur. Binalar yıkılır, sokaklar değişir, insanlar başka yerlere taşınır. Bir zamanlar hayatınızın önemli bir bölümünü geçirdiğiniz yerlere dönmek isteseniz bile bazen geriye dönebileceğiniz bir kapı kalmamıştır.
Oysa Çekmeköy’deki ev duruyor.
Mutfağıyla, masasıyla, kapısından geçen insanların bıraktığı görünmez izlerle…
Üstelik yalnızca geçmişin bir hatırası olarak değil, bugünün içinde yaşamaya devam ederek.
Lale Abla ile Mahmut Abi orada. Arif ile Burak kendi hayatlarında yeni yollar açıyor. Bizler de değişiyor, bazen uzaklaşıyor, bazen yeniden aynı sofranın etrafında buluşuyoruz.
Belki bir gün yine çalınacak o kapı.
İçeriden tanıdık sesler duyulacak. Daha oturmadan çay sorulacak, Lale Abla sofraya bir şeyler getirecek. Mahmut Abi gündelik bir meseleden başlayıp uzun bir sohbete uzanacak. Arif ile Burak yaşadıklarından, düşündüklerinden, hayatın onlara öğrettiklerinden söz edecekler.
Birinin hatırlattığı eski bir olay yeniden konuşulacak. Defalarca anlatılmış bir hikâye bir kez daha dinlenecek. Belki yine fikir ayrılıkları yaşanacak, ardından hep birlikte gülünecek.
Ve bir söz, bir hatıra, bir isim bizi yeniden Utkan’a götürecek.
Bir an susacağız.
Ardından birisi onunla ilgili güzel bir hikâye anlatacak. Belki gözlerimiz dolacak, belki yüzümüzde bir gülümseme belirecek. Çünkü özlediğimiz insanları hatırlamak yalnızca hüzünlenmek değil, onlarla yaşadığımız güzel zamanlara yeniden dokunmaktır.
Sonra hayatın doğal akışı içinde sohbet kaldığı yerden devam edecek.
Belki bir şarkı açılacak, gece yine kimsenin hesaplamadığı kadar uzayacak.
Bir ara masaya bakıp yıllar önce de aynı yerde oturduğumuzu hatırlayacağım. O zaman başka yaşlarda olduğumuzu, başka meseleler konuştuğumuzu, hayatın henüz önümüze çıkarmadığı pek çok şeyi bilmediğimizi düşüneceğim.
Geçen yılların hepimizden bir şeyler alırken bize başka şeyler de kattığını göreceğim.
Ve bütün değişimlere rağmen hâlâ birbirimize anlatacak hikâyelerimizin bulunmasının ne büyük bir zenginlik olduğunu anlayacağım.
Ben Çekmeköy’deki o evi düşündüğümde artık yalnızca bir bina düşünmüyorum.
Lale Abla’nın şefkatini, Mahmut Abi’nin sohbetlerini, Arif ile Burak’ın gençliklerinden bugüne uzanan hayat yolculuklarını görüyorum. Uzayan geceleri, çay bardaklarını, rakı sofralarını, kahkahaları, tartışmaları ve birlikte yaşadığımız yılları hatırlıyorum.
Ve Utkan’ı…
Düşünceleriyle, mücadelesiyle, dostlarının dilinden düşmeyen hatıralarıyla yaşamaya devam eden devrimci öğretmeni.
Bütün bunların içinde kendi hayatımın da izlerini buluyorum.
Çünkü insan geçmişine baktığında, kim olduğunu yalnızca kendi yaşadıklarında değil, kimlerle birlikte yaşadığında da görüyor. Bazı insanlar hayatımıza sonradan girseler bile zamanla geçmişimizin ayrılmaz bir parçası hâline geliyorlar.
Bazı evler de o insanların, o dostlukların ve yaşanmış yılların ortak hafızasına dönüşüyor.
Çekmeköy’deki ev benim için tam olarak böyle bir yer.
Kapısından içeri girdiğimde yalnızca dostlarımın evine girmiş olmuyorum. Gençliğimin bir bölümüne, eski sohbetlere, birlikte değiştiğimiz yıllara ve artık aramızda olmayanların hatıralarına da dönüyorum.
Üstelik her dönüşümde yalnızca geçmişi bulmuyorum. Masaya yeni hikâyeler ekleniyor, konuşmalar değişiyor, hayat devam ediyor. Dünle bugün aynı evin içinde birbirine karışıyor.
Belki de bu yüzden o evin hâlâ orada olması benim için bu kadar anlamlı.
Çünkü insan bazen geçmişini özlediğinde, yalnızca hatırlamakla yetinmek zorunda kalmaz.
Bir kapıyı çalar, içeri girer, tanıdık bir ses duyar.
Ve yılların değiştirdiği onca şeyin arasında, bazı dostlukların, bazı sevgilerin, bazı yakınlıkların hâlâ yerli yerinde durduğunu görür.
O ev hâlâ orada.
Belki en güzeli de bu.
Yazar: Taylan Özdemir
