Bazı insanlar vardır; hayatları tek bir sıfatla anlatılamaz. Yönetmen dersiniz eksik kalır, siyasetçi dersiniz yetmez, yazar dersiniz dar gelir. Çünkü onların hikâyesi yalnızca kendilerine ait değildir; memleketin, sokağın, ezilenlerin, gülmeyi bilenlerin ve acıyı taşıyanların hikâyesidir. Sırrı Süreyya Önder böyle bir isimdir.
Onun hayatı, Türkiye’nin son yarım yüzyıllık serencamının içinden geçer. Yoksullukla, darbelerle, yasaklarla, sürgünlerle, umutla ve inatla yoğrulmuş bir yaşamdır bu. Ama bütün bu ağırlığın içinde bile mizahı elden bırakmayan, kelimeyi hem siper hem köprü olarak kullanan bir duruş vardır.
Yoksulluktan Gelen Bir Hafıza
Anadolu’nun yoksul mahallelerinden yükselen bir ses olarak büyüdü. Çocukluğu, erken yaşta kaybedilen bir babanın gölgesinde; emekle, mücadeleyle, dayanışmayla şekillendi. O yüzden onun siyasetinde romantik bir soyutluk değil, somut bir hayat bilgisi vardır. Yoksulluğu anlatırken ajitasyon yapmaz; çünkü zaten yaşamıştır. Acıyı tarif ederken abartıya kaçmaz; çünkü fazlasıyla tanıktır.
Bu tanıklık, ilerleyen yıllarda onu hem sanatın hem siyasetin içine çekecekti.
Sanatın İçinden Geçen Bir Siyaset
Sırrı Süreyya Önder’i farklı kılan özelliklerden biri, sinemadan gelen bir anlatı gücüne sahip olmasıdır. Yazdığı senaryolar, yönettiği filmler ve kaleme aldığı metinler, Türkiye toplumunun kıyıda köşede kalmış hikâyelerini görünür kılma çabası taşır. Onun dili, akademik bir mesafeden değil; halkın içinden, gündelik hayatın içinden konuşur.
Sinemada ve yazıda kurduğu o sıcak, ironik ve yer yer hüzünlü dil; siyasette de devam eder. Meclis kürsüsünde konuşurken bir anda bir fıkra anlatabilir, ardından sert bir eleştiri yapabilir. Bu geçişler tesadüf değildir. Çünkü onun siyaset anlayışı, insanı bütünlüklü görür: Gülerken de direnen, ağlarken de umut eden bir insan.
Meclis Kürsüsünde Bir Hikâye Anlatıcısı
Milletvekili olarak görev yaptığı dönemde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde alışılmışın dışında bir profil çizdi. Kürsüye çıktığında sadece yasa maddeleri konuşulmazdı; bir mahalle hikâyesi, bir anne duası, bir işçinin çilesi de girerdi sözünün arasına.
Bu yönüyle siyaset dilinin sertliğini yumuşatan ama içeriğini boşaltmayan bir tavrı vardı. Mizahı, hafiflik için değil; ağır olanı taşınabilir kılmak için kullanırdı. Çünkü bazen en sert gerçeği en sade cümle anlatır.
Barışın ve Diyaloğun Sesi
Türkiye’nin en zor başlıklarından biri olan Kürt meselesinde, diyalog ve barış çağrılarıyla öne çıkan isimlerden biri oldu. Çözüm süreci döneminde üstlendiği rol, onu sadece bir politik aktör değil, aynı zamanda risk alan bir figür hâline getirdi. Eleştirildi, hedef gösterildi, yargılandı; ama geri adım atmadı.
Onun siyasetinde ısrarla vurgulanan şey şuydu: Bu topraklarda birlikte yaşamanın bir yolunu bulmak zorundayız. Bu cümle, romantik bir idealden çok; tarihsel bir zorunluluğun ifadesiydi.
Mizahın İçindeki Direniş
Sırrı Süreyya Önder’i dinleyenler bilir; o konuşurken hem gülersiniz hem düşünürsünüz. Çünkü o, Anadolu irfanını modern siyaset diliyle buluşturan bir üsluba sahiptir. Bir Karadeniz fıkrası gibi başlayıp politik bir manifesto gibi biten cümleler kurabilir.
Bu mizah, yüzeysel bir espri değil; direnişin bir biçimidir. Baskının, yasakların, dışlanmanın olduğu yerde gülmek; teslim olmamaktır. O yüzden onun kahkahası, çoğu zaman politik bir tavırdır.
Çelişkilerle Birlikte Bir İnsan
Onu yalnızca alkışlarla anlatmak da eksik olur. Sert çıkışları, polemikleri, zaman zaman tartışma yaratan sözleri oldu. Ama bu da onun kişiliğinin bir parçasıdır. Kusursuz bir portre değil; yaşayan, değişen, tepki veren, hata yapabilen bir insan portresi.
Belki de bu yüzden birçok insan onu “bizden biri” olarak gördü. Kürsüde konuşan bir siyasetçiden çok; mahallede oturan bir ağabey, bir dost, bir yol arkadaşı gibi.
Sözün Gücüne İnanan Bir İsim
Sırrı Süreyya Önder’in hayatına bakınca, en belirgin ortak payda “söz”dür. Yazıyla, filmle, konuşmayla… Hep sözün dönüştürücü gücüne inandı. Susturulmaya çalışılanların sesini duyurmayı, görünmeyeni görünür kılmayı bir görev bildi.
Onun hikâyesi, Türkiye’de sanatla siyasetin birbirinden kopuk olmadığını gösteren bir örnektir. Bir film setinden Meclis kürsüsüne uzanan yol; aslında aynı arayışın yoludur: Adalet, eşitlik ve onur.
Bir Dönemin Tanığı
Sırrı Süreyya Önder’i anlatmak, biraz da Türkiye’nin yakın tarihini anlatmaktır. 12 Eylül’ün karanlığından 2000’lerin siyasal dönüşümlerine, sokak hareketlerinden parlamentoya uzanan bir çizgi… O çizginin içinde hem mağduriyet hem direniş hem de umut vardır.
Belki onu en iyi anlatan şey şudur: O, hikâyesini unutmayan bir adamdır. Geldiği yeri inkâr etmeyen, hafızasını yanında taşıyan bir siyasetçi.
Son söz Yerine
Ve şimdi onun hikâyesine baktığımızda geriye yalnızca politik tartışmalar kalmaz. Bir cesaret kalır. Bir inat kalır. Bir “birlikte yaşama” ısrarı kalır.
Belki de onu en iyi anlatan şey şudur:
Kendisini değil, sözünü büyütmeye çalıştı. Makamı değil, hafızayı önemseyen bir yerde durdu.
Sonunda insanı insan yapan şey; kaç kez düştüğü değil, hangi değerlerden vazgeçmediğidir.
Sırrı Süreyya Önder’in ardında bıraktığı en güçlü iz belki de şudur:
Bu memlekette barışı savunmak zor olabilir, adaleti istemek bedel gerektirebilir, hakikati söylemek yalnızlaştırabilir…
Ama yine de birileri çıkıp konuşmalıdır.
Çünkü susmak karanlığı büyütür.
Söz ise, her şeye rağmen, ışığa inanmanın başka bir adıdır.
Yazar: Taylan Özdemir


